Sayın Lezzet Sorumluları (ya da artık her kim bu lezzetsizliğe göz yumduysa),
Bu yazıyı kaleme almak mecburiyetinde kaldım. Çünkü çatal ucunda başlayan umut, her ısırıkta vicdan azabına dönüşüyorsa, orada artık sessizlik suça ortaklıktır.
Efendim…
Bir akşam vakti, insanın içini titreten açlık hissiyle, hayallerimde ızgara ateşinde hafifçe kızarmış, üzerinde bolca sos gezinen bir döner canlandı. Damakta gezinen Sarımsaklı yoğurt, içli içli akan domates sosu… Hayal gücümle mide asidim el ele vermişken, ben de sizin işletmenize sipariş verdim. Not kısmına da “soslu olsun ne olur, kurumasın” diye ekledim. Kalemle değil, kalple yazdım.
Lakin…
Gelen dürüm öyle kuru, öyle ifadesizdi ki, sanki çocukken “Bu resme ne anlatmak istemiş? ” diye sorduğumuz o boş tuvallere benziyordu. Ne sos vardı ne merhamet.
Et kısmına gelirsek… o da bir başka macera. Et değil, sanki kamyon lastiği doğranmış da dürüme sarılmış. Çiğnedikçe uzayan, ısırdıkça çeneyi kilitleyen bir şey. Biyolojik olarak et olup olmadığını sorgularken, ruhsal olarak vegan olmaya yöneldim. Düşünebiliyor musunuz, döner yüzünden bitki bazlı beslenecek hale geldim.
Şimdi size soruyorum:
Bu mudur dönerin kaderi?
Bu mudur müşteri notunun karşılığı?
Bu mudur sosun yokluğu içinde doğan edebi bir trajedi?
İçinde umutla sos beklenen bir dürümün sossuz gelmesi, aşk mektubunun pullanıp gönderilmemesi gibidir. Varması gereken yere varmaz, içinde ukde kalır. Bu da öyle bir şeydi.
Sizden ne mi istiyorum?
Ne bir bedava menü, ne de af diliyorum.
Sadece dönerin döndüğü gibi, iş ahlakınızın da dönmesini, lezzete ve notlara dönük bir hassasiyetin filizlenmesini rica ediyorum.
Çünkü döner, bu halkın hem protein kaynağıdır hem de onurudur.
Gereğini arz ederim.
Bir daha o lastik Eti ağzıma sürersem, Michelin yıldızlı değil, Michelin lastikli olurum diye korkuyorum.
Saygılarımla,
Yorumlar